Bağlantınız başarılı bir şekilde kopyalandı

SP no ve şifreniz ile giriş yapın

Haberler Duyurular Başkandan Yazılar Hutbeler Sizlerden Gelenler Basın Videolar İletişim Bize Yazın Profil

Bağlantınız başarılı bir şekilde kopyalandı

Abone Ol Hesap
30 x
Gelişmiş Arama
Ana Sayfa
Haberler
Başkanlık
Başlıklar
İletişim
Sosyal Medya
Güncel Haberler İhtidalar Ziyaretler Programlar Vaaz ve Sohbetler Diğer Haberler
Haberler Duyurular Hutbe Basın Camilerimiz
Yazılar Başkandan Sizlerden Gelenler Dini Günler Gelişmiş Arama Namaz Vakitleri Videolar
Konum Numaralar Bize Yazın Öneri ve Şikayet Fetva
Profil
Twitter Facebook İnstagram Youtube Telegram
Uzay Canlı Labaratuvar
Futbol Basketbol Voleybol Tenis Maraton Yüzme Bisiklet
WEB Frontend WEB Backend Bilgisayar Android IOS MySQL Adobe Microsoft Office
Prof. Dr. Ahmet ÜNSAL

Hakk’tan Halka Tefsir Okumaları (1. Ders)

Resim yüklenirken bir hata oluştu!
2022-09-28 14:25:58 131,512


Hakk’tan Halka Tefsir Okumaları    



En başından...



Malumunuz tarih yazının bulunmasıyla, zaman ise hareketle başlar. Her şey nasıl başladı? Bunu Allah Teâlâ bize öğretiyor. Bir rivayette “ كنت كنزاً مخفياً فأحببت أن أعرف فخلقت الخلق لكي أعرف”  “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” buyurduğu nakledilmektedir ve ilk yaratılan da Hz. Muhammed’in nurudur. Batılılar buna Big Bang (Büyük Patlama) diyorlar. Bu patlamayı laboratuvar ortamında deney yapmak suretiyle analiz etmek için İsviçre, Cern’de Tanrı parçacığını bulmak için hâlâ devam eden arayışlar medyaya yansımaktadır. Oradaki esas maddeyi var eden, harekete geçiren bir şey olması lazım çünkü nedensellik (İlliyet bağı/ Causality) denen bir şey var. Hiçbir şey sebepsiz yere var olmaz hiçbir şey sebepsiz yere yok olmaz. Bir şeyin var olması için bir etmen lazım bu Tanrı parçacığı mı acaba? Biz bunu kendi kültürümüzde kendi literatürümüzde enerjinin ortaya çıkışı yani Nur-u Muhammedî’nin yaratılışı olarak ifade ediyoruz. İlk o yaratıldı. Nitekim Efendimiz peygamber olarak geldikten çok sonraları bir gün şöyle diyecektir; “Âdem toprakla çamur arasındayken ben peygamberdim.” Dolayısıyla ilk olan, son gelen peygamber Hz. Muhammed’dir.


Hz. Muhammed (s.a), Cebrail’i gerçek heybetiyle gerçek suretinde ilk defa Hira’dan inerken gördü. Ve bütün gökyüzünü kapladığını görünce heybetinden düşüp bayıldı çünkü ondan başka hiçbir şey görünmüyordu. İkinci kez gerçek suretinde miraca çıkarken gördü ama bu sefer düşüp bayılmadı. Şayet Cebrail, Nur-u Muhammedîyi Allah’ın yarattığı ilk şekliyle görseydi, bir kez bayılır ancak mahşerde ayılırdı. Resulullah’ın ve Cebrail’in heybetini konu edinen Mevlâna Mesnevisinde şöyle der; "Ahmed erbiku şayet an perri celil, Ta ebed bi ruş manen Cebrail.”



Nakledildiğine göre Hz. Muhammed’in nuru yaratıldığında, “La İlahe İllallah” demiştir. Zaten kendi nuru ve Cenâb-ı Hakk’ın zatından başka hiçbir şey henüz yaratılmamıştır.


Burada bir kalem var, bu kalem peçetenin üzerinde duruyor peçete olmasaydı kalem nerede duracaktı? Elimde. Elim olmasaydı? Masanın üzerinde. Masa olmasaydı? Salonda. Salon olmasaydı? Toprakta. Toprak olmasaydı? Dünya olmasaydı? Uzay olmasaydı? Hiçbir şey olmasaydı da sadece kalem olsaydı, kalem nerede olurdu? Her yerde. Çünkü başka bir nesne bulunmadığından bulunan tek şey kalem olduğundan her yerde olan tek şey kalemdir. Bir nesnenin bir yerde olması ikinci bir fiziksel objeye bağlıdır. Başka hiçbir şey yoksa -ki her şey görüntüden ibarettir- olan sadece Allah’tır. Onun için Muhammedîn nuru “La İlahe İllallah” demiştir, karşıdan da “Muhammedîn Resulullah sen Allah’ın Resul’üsün.” Şeklinde bir nida gelmiştir. İlk olan ama son gelen. Bilirsiniz protokolde en son ülkenin bir numaralı adamı gelir. Nitekim Osmanlı’da ne derler; ahir gelir, bezme ekâbir. Meclise en son en üstteki gelir. Allah-Alem ilişkisinde bize bilmemiz gerektiği kadar bilgi aktarılmaktadır. Yaratılanın bize açıklanan kısmı var açıklanmayan kısmı var. Anlayabileceğimiz bilgiler var, anlayamayacağımız bilgiler var. Çünkü bize yetecek kadar bir akıl muhayyile ve dimağ verilmiştir. Nereden geldin? Ne yapacaksın? Nereye gideceksin? Bunları idrak edebilecek kadar bir bilgimiz, aklımız ve muhakeme gücümüz var. Mesela bizler kızılötesi ve morötesi ışınları göremiyoruz öyle yaratılmışız, belli ses perde aralıklarını duyabiliyoruz ama onun üstünü ve altını duyamıyoruz. Dolayısıyla aklı yaratan gücü akılla kavrayabilmeye çalışmak aklı aşırı zorlayıp bozmak demektir. Çamaşır makinesinin, kendisini icat eden mühendisini anlamaya çalışmasına benzer. Bu mümkün değildir. O ancak enerji verilince çalışır, verilmezse durur.


Kuran’ı Kerim’in içeriği, burada gerçekleştirdiğimiz derslerimizin konusunu teşkil ediyor. Buna binaen anlatmaya, Resûl-i Ekrem’in peygamber olma aşamasından başlayacağız. Peygamberimiz, Gregoryen takvimine göre 571’de Mekke de doğuyor. O (s.a) henüz anne karnındayken vefat eden babasını hiç görmeden büyüyor ardından henüz 6 yaşındayken annesini de kaybediyor. 8 yaşına kadar dedesiyle yaşadıktan sonra o da vefat edince Hz. Ali’nin babası olan Ebu Talip, O’na evleninceye kadar kol kanat geriyor. Çok dürüst ve güvenilir bir insan olduğundan dolayı 25 yaşında Araplar O’na,” Muhammed’ül-Emîn” künyesini verdiler. Nitekim Hz. Hatice ticaret erbabı olduğu için, Abdullah’ın oğlu Muhammed’in güvenilir bir tüccar olduğunu duyunca kendisinden ticaret kervanlarını idare etmesini istiyor. Peygamber efendimiz yaptığı işlerde güzel ahlakıyla başarılı olduğunu görünce Hz. Hatice, peygamber efendimizle evlenmek istiyor. Evleniyorlar ve sonrasında peş peşe evlat acısı yaşıyor. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a) yaşadığı toplumdan rahatsız olup inzivaya çekilmeye başlıyor. 35 yaşından 40 yaşına kadar belli aralıklarla toplumdan uzaklaşıp kendini dinleme süreci yaşıyor. -tabi bu 5 yılda neler yaşandı ne gibi bir özel eğitime tabi tutuldu biz bunları bilmiyoruz çünkü bize bilmemiz gerektiği kadarını öğretiyorlar.- En nihayet 40 yaşına geldiğinde Mekke-i Mükerreme’nin merkezine 5 kilometre mesafede, Cebeli Nur dağının tepesindeki Hira mağarasında vakit geçiriyor. Efendimize mağarada birisi bir kez görünüp kayboluyor- Hz. Meryem’e mescidi aksanın altında, Mervan mescidinde gördüğü gibi-. İkinci kez göründüğünde bir ses Oku! diyor.



Bir ses; İkra! Deyince, “Ben okuma bilmiyorum.” Diyor. Tekrar bir ses; Oku! (Sıkarak) Dayanılmaz bir acıyla konuşan bir mahkûm gibi “Tamam” diyor. Şu kısmı iyi anlamak lazım; Her şeyi bilen Allah, elbette Hz. Muhammedîn ümmî olduğunu bildiği halde neden sıkıyor? Neden canını yakıyor? Peygambere eğitim başlanacak diye. Cebrail Hz. Peygamberi sıktı. Peki neden? Çünkü öyle bir bilgiyle donatılacaktı ki eğer halet-i ruhiyesi buna uygun olmasaydı nübüvvet ağırlığını kaldıramazdı.



Necip Fazıl şöyle ifade ediyor;

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;          

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.” 


     Annen var mı? -Adını zor hatırlarım. Baban var mı? -Hiç kimseye baba demedim. Çocuklarımı kaybettim. Bütün bunları niye yaşadın biliyor musun? Dünyada hiç kimseye güvenmemeyi öğren. Güveneceksen kaybetmeyeceğin birine güven. Adamın biri ağlıyormuş, “neden ağlıyorsun?” demişler, “âşık olduğum sevgilim öldü.” demiş. Demişler ki “Bir daha ölecek birine âşık olma. Ölmeyecek birine âşık ol ki, seni hiç bırakmasın.”

 

“İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;

Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

 Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,

Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.”

     Divana paldır küldür giremezsin. Ancak çağırıyorlar “Ya Muhammed 40 yaşındasın!” Yaşadığın zorluklar ve sıkıntılar buna hazırlanman içindi.

 

“Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekûn?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.”

Allah bize şunu demek istiyor; Beynindeki bilgileri boşalt ki ben sana tartışmasız gerçekleri öğreteyim.   

              

     Bir profesör bir gün bir fanusla derse geliyor ve “Çocuklar bunun içine bahçeden bulduğunuz büyük taşları doldurunuz, şimdi çakıl taşlarını getirin onları oraya sığdıracak şekilde fanusu doldurun, şimdi bana kum getirin.” Diyor. (Dolu fanus kumla tamamen doluyor) üzerine su ekliyor. Sonra çocuklara buradan ne anladınız diye soruyor. “Size bir gün müsaade, yarın derste ne öğrendiğinizi bana anlatın.” Ertesi gün gelince hoca diyor ki; “Bakın bu bizim beynimiz. Eğer ben önce suyu koysaydım sonrasında koyduğum her şey ile fanustaki su taşardı. Hayattaki önceliklerinizi iyi tespit edin, sonradan koyacağınızı ilk koyarsanız, ilk koymanız gerekene yer bulamazsınız.”


 Ziya Paşa der ki;

“Bir mektebe oldu kim müdavim
Allah idi zatına muallim.”

Peygamberimiz ümmiydi. Ümmi; okuma yazma bilmeyen kişi demektir. (O (sa.)  okula gitmemişti ve okuma yazma bilmiyordu.) Ama öyle bir okula devam etmişti ki, kendisine öğretmenlik eden Allah idi). Muallimi Allah olanın başka öğretmene ihtiyacı kalmayacağı için Peygamberin okuma yazmayı öğrenmeye ihtiyacı olmadı. 

 

“Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi;

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.”; İlla rehberin doğru olacak. Yanlış rehber ile doğru yere gidemezsin.

 

“Ne okudun ne öğrendin ne bildinse berhava;

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi;

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez.”;



Efendimizin canının sıkılması bir semboldü. Öğrenilecek bilgi eğer tartışmasız gerçeklerse, herkes bardağındakileri boşaltmalı, bomboş bardakla gelin çünkü insanın içinde bir dalgalanma-bulanıklık varsa vahiy geldikçe sorular bitmez. Dolayısıyla sen sendekini sıfırlamadığın sürece, senin sadrında Allah başlamaz.

Ve nihayet

 “Ne okuyayım?” deyince;

بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

إِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ



(Ikra' bismi rabbikelleziy halak); İslam’ın ilk emri, seni yaratan Rabbinin adıyla okudur. Oku! Nasıl oku? Rabbinin adını anarak başla. Neden? Çünkü suyu içerken besmele çektiğimizde suyun kimyası değişir ve su kristalleri bize şifa olur. Su içerken, yemek yerken nasıl şifa olmasını istediğimiz için besmele çekiyorsak, okuduğunuz şeylerin de kafamızı bulandırmaması, bizi çeldirmemesi için her şeyden önce besmele olması lazım. Kuran-ı Kerim’i okurken de besmele ile başlamak gerekir.Kurân-ı Kerim’i okurken “Euzu billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim” demezsek okuduğumuz Kurân-ı Kerim’e, Allah’ın istediği değil şeytanın aklımıza fısıldadığı manayı veririz.



  (Nahl 98)   فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

 (Kur'ân okuduğun zaman, recmedilmiş şeytandan Allah'a sığın.)

 Bir şeyden bir şey elde ederseniz yani maddeyi dönüştürürseniz buna yaratma denir (halak)

Yoktan var etmeye ise (Bedî‘) hiçbir şeyden yaratmadır. Allah’ın yaratmada ortağı yoktur. Ama halak ’ta bir şeyden üretme vardır.

 

خَلَقَ ٱلْإِنسَٰنَ مِنْ عَلَقٍ

 

(Halekal'insane min 'alak);” İnsanı kan pıhtısından yaratmıştır”. İnsanın özü nasıl başlar? Spermle yumurta döllenmesi sonucunda rahimde 7 güne kadar tutunan zigot Kurân’da su adıyla isimlendirilmiştir. (Sonra nutfeyi bir alaka olarak yarattık. Alakayı da mudğa olarak yarattık. Mudğadan da kemikleri yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla şekillendirdik. Yaratıcıların en iyisi olan Allah ne yücedir.)

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ  (Mü’minûn 14). Zigot rahim duvarına tutunduğu andan itibaren anneden kan çekmeye başlar. Zigotta damar oluşur ve damar atmaya başlar. Bu aşamaya kadar zigot insan olarak sayılmaz. Bu ayrıntı neden önemlidir? Doğum kontrolünün fetvası buradan yola çıkarak veriliyor. Yani sperm eğer rahim duvarına tutundu ve anneden kan alamaya başladıysa o artık insandır. O saatten sonra her müdahale cinayettir.

 

إِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ

(Ikra' ve rabbükel’ekram) ; “Oku! Çünkü senin Rabbin sana çok büyük bir lütufta bulunmuştur.” Ekrem Allah’ın kuluna verebileceği en değerli şey bilgidir. Francis Bacon “Bilgi, güçtür.” der. Neden Allah Teâlâ Hz. Adem’i yarattıktan sonra ona bütün isimleri öğretti? V öğrettikten sonra meleklere ve cinlere Adem’e secde edin dedi? Çünkü bu, ondaki bilgi sizde yok, sizler bilgiye saygı gösterin anlamına gelir.

ٱلَّذِى عَلَّمَ بِٱلْقَلَمِ

(Elleziy 'alleme bilkalem) ; “O Allah ki, kalemle öğretir.” Kalemle öğretir çünkü bilgi, aracısız olmaz. 

 

عَلَّمَ ٱلْإِنسَٰنَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

 

(Allemel'insane ma lem ya’lem); “Allah, insana bilmediğini öğretendir.”

 İnsanlar dörde ayrılır: Birinci grup insan; bilir, bildiğinin de farkındadır. Ona âlim denir. Ondan ilim alıp, öğrenin. İkincisi; Biliyor ama bildiğinin farkında değil. Bir şeyler alabilmeniz için onu zorlamanız gerekiyor. Üçüncü insan; Bilmez ama bilmediğini bilir: O adam haddini bilir. Dördüncü insan; Bilmez ve bilmediğini de bilmez. O adam ahmaktır, ona bir şey öğretmeye çalışarak sakın kendinizi yormayın. Çünkü o adamın bardağı ters, o bardağa su koyamazsın.


   Alak Sûresinin bu ayetleri ilk gelen ayetlerdir. Sûrenin devamı sonradan gelmiştir. O arada ilk sûre olan Fâtiha Sûresi geldi. Fâtiha, bütün varlık aleminin şifresidir. Allah izin verirse bir sonraki hafta Fâtiha Sûresini inceleyeceğiz. Bakalım Allah bize Fatiha da ne söylüyor.


Prof. Dr. Ahmet ÜNSAL

KKTC Din İşleri Başkanı